Ali Ulvi Kurucu – Hatıralar 1

Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi 20. yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden, hayatıyla herkese muhteşem bir örnek teşkil eden hocaefendilerden bir tanesi. Konya’da doğup büyümüş, Ezher’de ilim tahsil etmiş ve ardından Medine’de vefatına kadar hizmet etmiş olan Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi yaşadıkları dönem itibariyle yakın geçmiş tarihimizin en önemli şahitlerinden. Böylesine birikimli, dopdolu bir hayatın hatırat olarak hazırlanmaması, gelecek nesillere hocaefendinin tecrübelerinin aktarılmaması çok büyük bir kayıp olurdu ümmet için.

Bu durumu göz önüne alan Ertuğrul Düzdağ Hoca, 16 sene sürecek bir hatırat hazırlama gayretine girer ve Allah’a hamdolsun Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi’nin hatıratı hazırlanır. Çok büyük bir emeğin ürünü olan bu çalışma, şahsi görüşüm olarak en geç 25 yaşına kadar her Müslüman evladı tarafından mutlaka okunmalı. Özellikle günümüzün refah dolu atmosferinde, bolluk içindeyken yaşadığımız gafletten, bizi ancak böyle bir hayat uyandırabilir.

Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi, Muhterem Hacı Veyis Efendi’nin torunu. Gerek dedesi, gerek amcası ve babası Konya’nın alimlerinden. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, birçok sıkıntı ve yokluk içerisinde iken toplumun ıslahı ve ilim öğrenmesi adına kendilerini feda etmişler. Elbette ki Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi gibi bir şahsiyetin ancak böyle mübarek insanların nesebinden çıkması hiç tesadüf değil.

Hocaefendi’nin hatıratı şu anda 4 cilt olarak yayınlanmış durumda. Beşinci cilt ise ne zaman çıkacak net bilmiyoruz. Toplamda 5 cilt olacak külliyatın ilk cildine dair altığım notları burada paylaşıyorum.

İlk cilt daha çok Hocaefendi’nin çocukluğu, dedesi, amcası, babası, Medine’ye gidişleri ve Ezher’de tahsile başlaması, orada tanıdığı İhsan Efendi’yi ve diğer arkadaşlarını anlatıyor. Dolayısıyla Hocaefendi’nin hayatının yanı sıra daha birçok kişinin hayatını da okumuş oluyoruz. Özellikle daha önceden hatıratlarını okuduğum Rıza Tevfik’in ve Ahmed Davudoğlu Hoca’nın isimlerini burada da gördüğümde hatıratların olayları farklı pencereden görme konusunda nasıl önemli eseler olduklarını bir kere daha anladım.

İstifadeli olması duasıyla…


– Arabistan’da “ulvî” kelimesi kullanılmaz. Eski harflerimizle bu kelime “alevî” diye de okunur. Orada “Alevî” künyesiyle meşhur aileler vardır. Bunlar bilhassa Fas’ta çoktur.

– “Muhsine, bu çocuk pınarın başında susuzluktan ölecek… Yazık yahu, ben neslimden, hâfız-ı Kur’anlığın bu kadar çabuk kesileceğini tahmin etmezdim. Çok erken oldu. Yahu Muhsine, sinesinde Kur’an olmayan bir insan kabirde gibi karanlıktadır. Kur’an nurdur, ışıktır, feyizdir. Kur’ansız bir okul zulmettir, karanlıktır; bu karanlık mektep çocuğa ne verecek?” (Bu sözleri ilkokulda Kuran derslerinin olmayışına binaen dedesi ninesine söylüyor.)

– “Türk milleti yanlış yere isyan etti. Şapkaya değil, harfe isyan edecekti. Şapka nedir? İnsan günde bin şapkayı kafasından atıp değiştirebilir…” (Babası validesine söylüyor.)

– “İstanbul şehrine, dedi, Cenab-ı Hak herşeyin güzelini vermiş. Manzaranın, denizin, camiin, iklimin, suyun güzeli orada olduğu gibi, insanların güzeli de oradadır, okuyuşun güzeli de, hâfızların güzeli de oradadır… Bakınız İstanbul’dan gelen Abdurrahman Gürses Efendi nasıl güzel okuyor. Üç dört sayfada birkaç makam yapıyor ve kendisi dinlendiği gibi, dinleyenleri de yormuyor…” (Kadiri Şeyhzade Ali Efendi, Kapı Camii kıraat hocası.)

– Mahallelerde herkese vaadler yapılıyor. Halk Partisi’ne rey verecek kadın erkek herkese bir merkep yükü odun veya isterse kömür verilecek. (Fethi Okyar Bey’in Serbest Fırka zamanlarından…)

– “Evet, her şeye rağmen, bu milletin kalbinde hâlâ bir iman var. Fakat sahipsiz olan bu memleket ancak bu kadarını becerebiliyor. Bakalım ne olur, Mevlâ görelim neyler…” (Serbest Fırka mevzusu hakkında babası söylüyor.)

– “Biz, harpten muzaffer çıkan, istiklâlini alan bir millet değil miyiz? Evet. Peki, bu millet ne için Yunan’la harp etti? Belki Yunan gelirse, dinimi değiştirir, ezanımı değiştirir, yazımı değiştirir, dilimi değiştirir, kıyafetimi değiştirir diye harp etmedi mi? Ee! Bunların hepsini sen yaptıktan sonra, birader, sen daha mı gâvursun yahu!…”

– Peder cemaatin imanını takviye eder, onu yanmaya hazırlar, amcam kibriti çakar, mumu yakardı…

– “Ebridu’z-zuhra…” Öğle namazını biraz serinletin, zira sıcak, cehennemin nefeslerinden bir nefestir, diye bir hadis-i şerif vardır. Bu sebeple dedem öğleyi, camiler dağıldıktan sonra kılardı.

– “Efendiler, siz beni kendiniz gibi boş, aylak bir insan mı zannediyorsunuz? Ben Allah’ın izniyle vakitlerimi değerlendirmeye çalışıyorum. Ömür geçiyor. Ben size ömrümü, ruhumu veriyorum. Ben okutacağım derse bakıp geliyorum da siz çalışıp gelmiyorsunuz. Okuyacaksanız çalışın okuyalım. Yoksa herkes kendi işine baksın…” (Amcasının Cemil Efendi’ye kızarak söyledikleri.)

– Mürşid, hoca, sade elini öptüren insan değil, talebelerini, dervişlerini koruyan, gözeten, yetiştiren kimse demektir.

– Yıl 1933-34. Halk Fırkası iktidarının vurduğu vurduk, kırdığı kırdık, çok azgın zamanları… Ne Meclis var, ne matbuat var. Vurulan vurulduğuyla, kırılan kırıldığıyla kalıyor.

– “Beyefendi, istirham ederim. Bakınız daha sabah ezanı okunmamışken, ben rahat evimi bırakıp gelmişim. Bu yavrular ilim için, sıcak yataklarından kalkıp, karanlıkta buraya geliyorlar. Bunları kaldıran, giydiren, gönderen anaları düşünün, onların Kur’an’a olan aşklarını düşünün… Beyefendi, ben de evimde oturur rahat ederim. Daha evimde bir kahvaltı etmiş adam değilim. Sadece ismini duyarım, kahvaltı nedir bilmem…” (Camide ders okuturken polisin basması üzerine babasının söyledikleri.)

– Ankara’da yeni yapılan Çankaya’da mabed yoktur. Burası tarihte, mabedsiz kurulan ilk şehirdir…

– “Bu millet, din bağı koparsa, nasıl bir araya gelir, nasıl toplanır, ne iş yapabilir? Mabed, bu kadar işler, güçler, dertler, gaileler arasında, insanları ruh birliğine, gaye birliğine, hedef birliğine çağıran ve bu birleşmeyi temin eden mübarek bir vasıtadır. Mabedini kaybeden millet ruhunu kaybeder, her şeyini kaybeder…” (Babasının söyledikleri.)

– “Hicret, hicret… Ben sizi okutacağım. İnsan evlâdını okutamazmış. Çocuk medresede okurmuş. Ne diyeyim. Medreseleri kapatanların kapıları kapansın…” (Babasının söyledikleri.)

– İyi bir aile ve muhit içinde yetişen, terbiye olan çocuklardan pek az kötü insan çıkar. Eskiden herkes, asırlar boyu aile lâkapları ile anılırdı. Soyadı kanunu çıktığında, ne yazık ki, bu gibi tarihî isimlerin alınması yasak edildi. Manasız kelimeler isimlerin sonuna eklendi. Herkese soyunu sopunu unutturdular.

– “İnsanoğlunun ağzından çıkan sözü, Rakîb ve Atîd isimli iki melek kaydeder; hayırlı söz ise sağdaki, hayırsız faydasız söz ise soldaki yazar.” derdi. (Dedesi)

– Bir zaman sonra dedemin camii ot deposu oldu. Elinden anahtarı aldılar. Camiye ot dolduruldu. Büyük bir cami idi.

– “Oğlum hepimiz geçmiş günahlarımıza tövbe edeceğiz. Bizim dinimiz öyle güzel bir din ki, tövbe eden, günahsız bir kimse gibi olur. Yeter ki, bundan sonra sebat et oğlum.” (Dedesinin Kara Mehmed’e söyledikleri.)

– “Evet oğlum, tevazua çok elverişli de ondan… Hoca bu yaşa gelmiş de bir dua öğrenememiş, derler. Benim nefsim çok zâlimdir. Şımarmasın diye tevazua çok ihtiyacı var. İnşaallah senin nefsinde böyle hâller bulunmaz…” (Dedesinin kitaptan dua etmesi üzerine…)

– Yâhu ne kadar ayıp, radyoda konuşan bir kadın, “rakîbim” demek isterken “râkibim” deyip durdu. Râkibim yani “benim üzerime binen”… Bu yanlışların sebebi, yeni neslin Osmanlıca bilmemesi, konuştuğu kelimelerin asıl yazılışını gözünün önüne getirememesidir…

– “Bu dünyada hür kimdir? Allah’a kul olan!.. Oğlum, Allah’a kul olan, nefsin esaretinden, kulların esaretinden kurtulur. Allah’tan gayrı her şey masivadır. Masiva fanîdir. Fanî olandan korkmak, şirktir; şirkin büyüğüdür. Yalnız Allah’tan korkacaksın!…” (Dedesinin söyledikleri.)

– “Evvâbîn demek, tövbekârlar demek… Günahından tövbe etmiş; günah işlemiş de pişman olup Allah’a dönmüş kimseler, demektir.” (Dedesinin söyledikleri.)

– “Size: Âdetin, alışkanlığın nedir, diye sorulduğunda, Peygamber’imin sünnetleridir, deyin… Benim itiyadım şöyle, mûtadım böyle demek, hep nefsin oyunlarıdır.” (Dedesinin söyledikleri.)

– “Ey muhterem cemaat, benim dua etmem isteniyor. Fakat bütün bu kıtlıklara benim günahım sebep oluyor gibi geliyor bana… Bu felâketlere ben sebebim, benim günahlarım sebep; bu yaşa geldim, hâlâ kul olamadım Allah’a…” (Yağmur duasına çıkıldığında dedesinin söyledikleri.)

– 1930’dan sonraki senelere, “darbe yılları” desem câizdir. Vaktiyle Konya’da altmış üç medrese varmış. Dedemin meşgul olduğu Cevizaltı Medresesi’ne benzer altmış üç medrese… Bunların hepsi kapatıldıktan sonra, kimisi yıkıldı, kimisi satıldı, kimisi de evsizlere veya dedeminki gibi, Doğu’dan sürülüp getirilen zavallı muhacirlere mesken oldu.

– “Maalesef geceleri çok oturuyorlar. Oturmanın âdâbına riayet edilmiyor. Lüzumsuz geç yatmanın, insanın maddî ve manevî varlığına verdiği zararlardan biri de işte budur.” (Dedesinin çelebileri, komşuları hakkında söyledikleri.)

+ “Çünkü Âdil-i Mutlak’tır. Demek ki, yapılan bu inkılâplara, bu darbelere, bu millet müstehak olmuştur…” (Dedesinin söyledikleri.)

– “Derviş, hazır askerdir!” (Zeynelabidin Efendi)

– “Sahabe-i Kiram, en büyük dervişlerdir. Çünkü İslâm’ı hem yaşamış, hem yaşatmaya çalışmış ve daima hazır birer asker olarak cihad etmişlerdir.” (Saatçi Osman Efendi)

– “Oğlum, bu fırka, bu teşekkül kalaysız bakır bir kaba benzer, içine ne konulursa zehir olur. İsterse hacı, hoca olsun… Oğlum, bu fırka ehlullahtan, Allah dostlarından beddua almıştır. Bu yüzden öyle bir hâle gelmiştir ki, kalaysız kaba benzer, içine gireni zehirler…” (Dedesinin HP için söyledikleri.)

– “Aman dinimizi, dilimizi, Kur’an’ımızı, ezanımızı, Cuma’mızı, kandillerimizi, bayramlarımızı koruyalım. Yoksa mahvoluruz.” (Dedesi)

– Hürriyetini almış bir millete, bu esaretler, bu takipler, tazyikler, tevkifler tuhaf geliyor. İnsan şunu sormaktan kendini alamıyor: Bu işler kimleri razı etmek için yapılıyor?

– Aynı zamanda hem cumhurbaşkanı hem de CHP’nin genel başkanı olan İsmet İnönü, Konya’ya geldiği zaman, onun evinde kalırdı. Hatta hep bilinen ve CHP ile İnönü’nün dinle olan alâkasını karikatürleştiren vak’a da bu Fevzi ile İsmet İnönü arasında geçmişti. Konya’ya bir gelişinde İnönü, halka hitaben yapacağı konuşmayı hazırlarken Fevzi Çelik ona şöyle demiş: “Paşam, Konya’da uzun konuşmaya lüzum yoktur. Konyalıyı bir kelime ile kazanabiliriz.” “Nedir o kelime Fevzi Bey?” “Paşam, Konyalıya, Allah deyin yeter…” Ertesi gün Paşa konuşmasını yapmış. Fevzi Çelik, akşam olunca Paşa’ya: “Efendim, Allah demediniz.” deyince, şu cevabı almış: “Allah’a ısmarladık, dedim ya Fevzi Bey!..”

– “Cihadların en büyüğü, en mukaddesi, en ulvîsi, bugün talebe yetiştirmektir.” (Amcası imam-hatip için para toplarken.)

– Diğerleri, sanki bir kitabın sayfaları, onlar ise kitapların manası ve ruhu idiler. Kitap, okunmak ve amel olunmak; bir reçete ise tatbik edilmek için yazılır. Kütüphaneler dolusu kitap veya dolaplar dolusu reçete olsa, kullanmadıktan, başkasına verip faydalandırmadıktan sonra neye yarar? (Halka yakın ve uzak olan alimlerin farkı.)

– İşte onun bizden farkı: Biz çözmeyiz keseriz, ip elden gider, işe yaramaz olur… O güzelce çözer, ipi açar, tekrar işe yarar hâle getirir. (Dedesinin Efendimiz hakkında söyledikleri.)

– “Evlâdım, namaza gelirken, huzur içinde, sükûn ve vakarla gelin. Yangın söndürmeye gider gibi gelmeyin…” “Yâ Resûlallah, namaz başlamıştı.” “Başlasın merak etme. Sen evinden çıktığın andan itibaren namazdasın.”

– “Oğlum, gözünü temiz tut, nâmahreme, yabancı kızlara bakma. Gözünü günahtan, hasetten, kötü bakmaktan koru… Sözünü temiz tut, günah sözler, çirkin sözler, kaba sözler söyleme… Özünü temiz tut, niyetin iyi olsun, ihlâslı, samimî ol; hasetlik, fesatlık yapma…” (Dedesi)

– “Bu mekteplere yapılacak yardım dinimizedir; dinimizin ihyasınadır.” dedi, cübbesini çıkardı; “Ben bu cübbemi veriyorum, başka bir şeyim olsa verirdim.” diye devam etti. Arkasından “İşte cüzdanım, başka bir şeyim yoktur.” diyerek cüzdanını da fırlatıp attı. (Amcası, Aziziye Camii’nin kürsüsünden.)

– “Zenginsin der, maldan; yiğitsin der, candan ederler.”

– Âlimlerimiz Arapça kitapları okur, anlar, hatta Arapça eserler de kaleme alırlar. Fakat her nedense, konuşmaları eksiktir. Amcam öyle değildi. Çok rahat konuşur, duaları gayet akıcı bir şekilde yapardı.

– “Ulan, dedi; ulan, hoca benim ne olduğumu bilmediği için sövmüş; ne mal olduğumu bilseydi, beni döverdi. Ben sövülecek insan değilim; dövülecek insanım!..” (Abaoğlu Abdullah Efendi’nin amcası hakkında söylediği olumsuz sözler üzerine amcasının cevabı…)

– “Semalar, fezalar kadar geniş sahalar da olsa, ruhunuzun ısınmadığı, kalben anlaşamadığınız, manen bağdaşamadığınız gönül düşmanlarıyla bulunursanız, bu geniş sahalar size dar gelir… Aksine, manen anlaştığınız, kalben seviştiğiniz, ruhen bağdaştığınız, gönül, fikir ve gaye dostlarınızla iğnenin deliğinde bulunsanız, orası size geniş meydan hâline gelir.” (Amcasının sıkışık sohbet meclisinde söylediği.)

– Evlâdım, mühim olan, okunan kitapları, yaşanan bir hayat hâline getirmektir… (Amcası)

– “Yahu, zincir suçlulara, canilere vurulur. Acaba Fatih’in suçu nedir? İstanbul gibi bir beldeyi alıp, evlâdına, ahfadına, çocuklarına, torunlarına hediye eden zatın türbesi neden kapanır? Neden kapısına zincir vurulur? Neden ziyaret olunması yasaklanır! Acaba böyle bir felâket hangi milletin başına gelmiştir?” (Fatih’in Türbesi’ne dair babasının söyledikleri.)

– “Müslüman Türk’ün gülecek günü yok! Elâlem, tarihlerine efsaneler uydurur, dedelerini, büyüklerini, kumandanlarını büyütmeye çalışırken; biz Fatih’in türbesine zincir vuruyoruz… Hayret!” (İhsan Efendi)

– Çünkü o yıllarda hac ve umre, Müslüman Türk’e devlet eliyle yasaklanmıştı… Hac unutulmuş, Türk’ün hacca umreye gidebilmesi hayal olmuştu. Türkiye’den hacca tâ 1947 yılına kadar resmen izin ve pasaport alarak hiç kimse gidememiştir.

– Türkler, İslâm dünyasından herşeyleri ile koparılmıştır… Yazısı, tarihi, mazisi, takvimi, kıyafeti, kanunu, cuması ve ezanı ile Türk, diğer Müslüman kardeşlerinden koparılmıştır… Türk’ün Müslüman ecdadı kötülenir, Fatihlerin türbelerine zincirler vurulurken, Cengizler, Attilâlar, Meteler övülmüş, bunların heykelleri dikilmiştir.

– “Mısır’da bazı ihmalkârlıklar, mübâlâtsızlıklar yapılıyormuş. Hocalar, âlimler: Sünnetleri kılsan da olur, kılmasan da olur; kılana sevap var ama kılmayana günah yok… derlermiş. Yavrum, namazların sünnetini kılmayan bir şahıs hoca da olsa, âlim de olsa, Peygamber’in yaptığını yapmadığından dolayı feyizden mahrum kalır. Benim kanaatim budur. Hatta bana, namazında bir eksiklik de kalır gibi geliyor…” (Babası)

– “Ağlamayan gülmeyi bilemez, gülmenin safasını süremez.” (Mustafa Runyun)

– Dedem: “Bu günlerde şu âyete çok devam ediyorum.” demişti: “Rabbenâ lâ tuâhiznâ bimâ fa’ale’s-süfehâu minnâ… Allah’ım, içimizdeki birtakım akılsızların yüzünden bizi cezalandırma!

– “Halbuki Meclis’e giren kimse, her işi yapar gibi geliyor, ama öyle değil. Bu dava fertlerle değil, cemaatle, toplulukla yapılacak bir iş… Biz şahıslara güvenip yıllarımızı boşuna harcıyoruz. Tek insan iktidara da gelse, grup olanlara karşı bir şey yapamıyor…” (Mustafa Runyun)

– “Öl dediğiniz yerde ölmeye hazırız…” (Hz. Ebubekir)

– “Ya Resûlallah! Bizler size inandık ve tâbi olduk. Değil müşriklerle savaşmak, bize, denize atılmamızı emretseniz, bir an tereddüt etmez, yürürüz. Biz size böyle inandık. Biz buyuz, bizi böyle biliniz…” (S’ad İbni Muaz)

– “Yahu arkadaşlar, işte bizim başımıza gelenler de zaten o yüzden geldi ya! Hâlâ, neden oldu diye konuşuyoruz… Eğer, bir de Allah’a ve Resûlullah’a dil uzatılmasını, dine mukaddesata sövülmesini yasaklayan bir kanun çıkarabilseydik. Bunlar başımıza gelmezdi… İlâhi adalet tecelli ediyor. Biz daha büyük cezalara müstahakız…” (Mustafa Runyun)

– “Bu iş galiba çok büyüyecek; bunu körükleyenler körüklüyor. Matbuat denen cenabet güç, galiba beni hayatımdan edecek…” (Adnan Menderes’in Celal Bayar’a karşı sözleri.)

– “Arkadaşlar, bu millet, bu mübarek ve mukaddes geceyi nerede ve ne şekilde geçirir, görün diye sizi buraya getirdim. Bu manzara bu milletin ruhunun aynasıdır. Yağmur da, kar da, tipi de yağsa, bu gördüğümüz halk böyle mıhlanıp kalmıştır. İmanı onu Allah’ın huzurunda perçinlemiştir. Bu millet budur… Hicranım nedir arkadaşlar, biliyor musunuz? Bu kalabalığın içine girememektir. Böyle arabanın içinden seyretmek çok acıdır. Bizler milletten kopmuşuz, onun kalbine girememişiz. Kafesteki kuş gibi çırpınıyoruz, bizim hâlimiz budur…” (Adnan Menderes Fatih Camii’nde, Kadir Gecesi)

– “27 Mayıs hükümet darbesinden sonra yapılan anayasalar, çıkarılan kanunlar hep, başa gelecek vatan evlâdı dindar insanların ayağına, eline, diline vurulan kilitler, zincirlerdir. “Milleti temsil eden birileri başa gelse bile, önlerinde kaç tane engel vardır: Anayasa Mahkemesi engeli, Danıştay engeli, Sayıştay engeli, daha bilmem neler… Tabii bunlar, kendileri gibi düşünen, millete ve dine aykırı hükümetlere karşı kullanılmaz…” (Celal Ökten Hoca)

– İşte Demokrat Parti, her ne kadar Halk Partisi’nin zulmüne, istibdadına, hırsızlıklarına muhalefet ederek ortaya atılmışsa da, küçük bir kısmı hâriç, kalan büyük kısmı farklı bir iş yapamamıştır. Aynı inancı ve fikri benimsemiş, teferruata kadar anlaşmış bir grubunuz olmadıkça bir şey yapamıyorsunuz. (Mustafa Runyun)

– Bu “aksi tesir” korkusunun müddeti uzayıp gidiyor. Sonunda kader bize bir “aksi tesir” yapıyor. İlâhî silleyi yiyoruz… Evet partiden evvel, insan yetiştirmek, ekibi kurmak lâzım. Özü sözü bir, aynı davayı paylaşan, karagün dostu kadrolara ihtiyaç varmış. Ferdler, tek tek Meclis’te eriyor… (Mustafa Runyun)

– “Cenab-ı Hak sana diyor ki: Ey ukalâ kulum! Şişli’ye cami yapılır mı, oralarda namaz kılan bulunur mu, o camii reklâm için mi yapıyorsunuz, diyen, sen değil miydin? Bu Kur’an’ı, bu dini indiren benim, muhafazasını üzerine alan yine benim, bu din kıyamete kadar bakidir, gözünle gör, anla; iyice ıslan ki aklın başına gelsin!..” (Şişli’deki camiiyi reklam için yapıldığını düşünen hocaefendi namaz için oraya gittiğinde yer bulamaz, dışarda kalıri sırılsıklam ıslanır.)

– Üstad Bediüzzaman, kendisi için, mühim bir âlim, demiş; Medine-i Münevvere’de öyle bir âlim varmış… Bu zat kimdir, tanır mısınız? diyorlardı. “Ben de merak ettim; bu âlimi arkadaşlara sordum: Yahu, o Ali Ulvi’dir, dediler… Allah, Allah, benim talebem beni geçti… Kimse şimdiye kadar, bana: Mühim âlim, demedi yahu!” (Ali Yakup Bey)

– “Sizler mirasyedisiniz. Mirasyedi, nimetin kadrini bilmez. Zengin çocuğu, zenginliğine şükretmez. Hamal çocuğu, ırgat çocuğu, dul ana çocuğu, nimetin kadrini bilir, şükreder. Aç, susuz kalmış, kıtlık günleri geçirmiş, felâketli anlar yaşamıştır. Hicretler, gurbetler, hicranlar tatmıştır… Sizler, Müslüman muhitte, Müslüman evde, Müslüman ailede büyüdünüz, yetiştiniz, geliştiniz.” (Ali Yakup Bey)

– “Hilafet varken, maddî güç olmasa bile, manevî bir güç, bir dayanak vardı. Müslümanlar, Osmanlı Türk babaya güvenerek, varlıklarını müdafaa edecek cesareti kendilerinde buluyorlar, babanın da kendileri için çırpındığını biliyorlardı. Sonra Hilafet yok oldu, Türkiye bir kenara çekildi, baba gitti, evlâtlar yetim kaldı… Hilafet varken, maddî gücü olmasa da, manevî gücü ile, uzaktaki Müslümanları bile canlı tutuyordu.” (Ali Yakup Bey)

– “Çocuklar, Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de: Mâ cealallâhu li-reculin min kalbeyni fî cevfihi, Allah bir kimseyi iki kalbli yaratmamıştır, buyuruyor. Ya buradasınız, ya değilsiniz. Burada iseniz konuşalım; değilseniz, kitabı kapatalım.” (İhsan Efendi)

– Üçüncü oğlu Ekmeleddin Bey’dir. Fakir Medine-i Münevvere’ye döndüğümde, o henüz pek küçüktü. (İhsan Efendi’nin oğlu hakkında.)

– “Millet başına geçenlerin hıyanetleri yüzünden şimdi şaşkın ve üzgündür. Bu günler geçecek. Millet uzun harplerden, kıtlıklardan çıktı. Biraz kendini toplasın, bak neler olur!” (İhsan Efendi)

– Bunun farkına varan Batıcı devrimci çevreler, ikinci bir yanlış yaparak, Arap filimlerindeki şarkıların Türkçeleştirilmesi şartını koşmuşlar; bu sefer de Arap bestelerine giydirilmiş Türkçe sözler, Arap müziğinin, Türk müziği gibi benimsenmesine sebep olmuştur. Türk bestecileri de, piyasası olduğu için mecburen, aynı ahenge uygun fantezi besteler yapmışlar ve bu bozulma bugünlerdeki “arabesk” tarzına kadar ilerleyerek gelmiştir.

– “İktidar partisinin her seçmene bir merkep yükü odun kömür vaat etmesi de fayda vermiyor…” (Babası)

– “Osmanoğullarının böyle yurt dışına sürülüp perişan edilmesi de şeytanî bir planla yapılmıştır. Sefalet içinde yaşasınlar, süflî işlerde çalışıp, şereflerini kaybetsinler, öyle ölsünler de milletin gözünden düşsünler… Artık içlerinden bir lider, bir rehber çıkamasın, padişahlık yapabilecek kimse kalmasın…” (İhsan Efendi)

– “Eğer Cenab-ı Hak, her nimeti elimizden aldığı gibi, gözyaşını da alsaydı da ağlayamasaydım, ben ne olurdum?” (Cevhere Sultan)

– Müslüman Türk’ün gülecek günü yoktur. Millet olarak, hânedanla hiç alâkadar olmadık. Müslüman Türk’ün günahı büyüktür. Korkarım ki bunun acısını çekmeyelim! (İhsan Efendi)

– O sırada İsmail Erzherli, Ahmed Davudoğlu, Muharrem Develioğlu, Bulgaristanlı talebe kardeşlerimiz, Mustafa Runyun ve Ali Yakup Beylerle başka talebe arkadaşlar da vardı.

– Zevcesi, Akif Bey’in ikinci bir hanımı olduğuna kani idi.

– “Hamallık yapmaya da razıyım…” (Mehmed Akif)

– “İçinde tane kalmaz. Sade su beslemez. Çorbanın içinde tane olmalı… Artık bu millet, Safahat’ı da anlayamayacak bir hâle gelecekse; gitsin de, Allah yeniden bir millet getirsin yahu!” (İhsan Efendi)

– “Evlâdım, bu sadeleştirme işi, milleti cahil bırakmanın bir şekli, bir mazereti ve bir bahanesidir. İnsanlar, tembeldir. Kolayı gördükçe gevşer, rahata alışır. Gayret sarfedilerek anlaşılacak eserlerden kaçar. Böylece bir zaman sonra, birkaç nesilde, milletin tamamı câhilliğe mahkûm olur. Artık ondan sonra, bilen, çalışan, düşünen insanlar yadırganır. İşte o zaman tam felâket demektir.” (İhsan Efendi)

– Pâdişâhım gelmemişken yâda biz, İşte geldik senden istimdâda biz, Öldürürler başlasak feryâda biz, Hasret olduk eski istibdâda biz. Dembedem coşmakta fakr u ihtiyaç, Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç, Memleket mâtemde, öksüz taht u taç, Hasret olduk devr-i istibdâda biz. (Süleyman Nazif)

– Sonradan pişman olan Filozof Rıza Tevfik’in de “Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdad” adını taşıyan uzun bir manzumesi vardır.

– “Akif’i neden seviyoruz? Çünkü biz ne hissediyorsak o da milletle beraber aynı şeyleri hissetmiş. Ruhumuzun tercümanı olmuş. Dertlerimizi, acılarımızı keşfetmiş; üzülmüş, teselli etmiş; çareler göstermiş… Batı dünyasına ne ötekiler gibi tam teslim olmuş; ne de “gavurdur, hiçbir şeyi alınmaz.” diye taassup göstermiş. İyiyi, faydalıyı, bizim bünyemize, ruhumuza, ahlâkımıza uygun olanı alalım demiş…” (İhsan Efendi)


ALİ ULVİ KURUCU – HATIRALAR 1

Yazar: Ali Ulvi Kurucu (Yayına Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ)

Yayınevi: Kaynak Yayınları

Web Sitesi: dr.com.tr


ARKA KAPAK METNİ

Üstad Ali Ulvi Kurucu, Türkiyemizde ve Müslüman ülkelerde milyonların tanıdığı bir zat… Sevimli çehresi, Muhammedî güzel ahlâkı, ruhlara hitap eden millî, dinî şiirleri ve insanı manevî âlemlere alıp götüren gönül sohbetleri ile bir illim ve irfan önderi… Hayatının ilk yıllarını Konya’da geçirdikten sonra, Kahire’de El Ezher Üniversitesi’nde eğitim gören ve ömrünün geri kalanını Medine-i Münevvire’de geçiren Kurucu, 2002 yılında orada vefat etti. Ali Ulvi Kurucu’nun hatıraları hem Cumhuriyet sonrasındaki dönemde Türkiye’deki dine bakışı, hem Osmanlı’dan sonra dağılan İslam coğrafyasının durumunu, hem de önemli zatların etrafında geçen olayları aktarması bakımından önem arzediyor.

Üstad M. Ertuğrul Bey, Üstad Mehmed Âkif üzerine çeyrek asırdan fazla süren deruni ve bereketli çalışmayla birlikte pek çok güzide eserden sonra, yine yüz akı bir çalışmayı başardı.

Üstad Ertuğrul Bey ‘in usta kalemi Üstad Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarına eklenince hatıraların gergefinde önemli ipuçları bir girizgâh gibi önümüze açılıyor.

Seyahat etmeyi çok seviyorum. Fotoğraf çekmek ve kitap okumak ise hayatımın bir parçası.