Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

“… Çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytulardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Onunla bir oyuncakmışçasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen erkek çocukları gibi, onunla böbürlenirler. Oysa bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimsem yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim: kendimi kaderime bir uçuruma atlarcasına teslim ettim.”

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını okumaya başladığımda nasıl bir öyküyle karşılacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Hatta hakikaten yazılmış ama kimin yazdığı belli olmayan gerçek bir mektup olduğunu bile düşündüm. Böylesine beklentisiz başladığım kitap tek nefeste son buldu. Zira çeviri bir öykü olmasına rağmen muhteşem bir akıcılığa sahipti, bir nehir gibi akıp gitti.

“Sen, beni asla tanımadın!” ifadesiyle dolu olan bu öykü, bir kadının çocukluğundan başlayarak ölümüne kadar olan süreçte, mektubu yazdığı meşhur yazar R. ile yaşadıklarını, ona olan aşkını anlatıyor. Çocuğunun ölümü üzerine yaşadığı acıdan ötürü bu mektubu yazan kadın, yaşadığı bütün acıları, hiçbir şeyden haberi olan ve kadını kesinlikle tanımayan R.’ye anlatıyor.

(Kitabın başlangıcında, kadının çocuğunun ölümü ve yaşadığı acı bana Emily Bronte adlı İngiliz yazarın ilk ve tek kitabı Uğultulu Tepeler’i anımsattı.)

Stefan Zweig bu uzun öyküsünde aşkın psikolojisini ciddi bir gerçeklik ve sağlam bir kalemle ele almış. Her ne kadar yazılanlar kurgu olsa da, çok güçlü bir gerçekliği içinde barındırıyor.

Bir insan birlikte olduğu, gördüğü, konuştuğu birisini nasıl tanımaz? Tanımayabiliyor işte. Zira tanımak, görmekle, duymakla, hissetmekle değil sadece. İnsan 10 sene boyunca birlikte yaşadığı birini bile sonunda “tanıyamamışım” diyebiliyor. Bilmek başka, tanımak başka…

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, kısacık bir kitapta insan psikolojisine dair derin ayrıntılar sunuyor. Bir nefeste okunacak, düşündürücü bir kitap…

Bu arada “tanımak” demişken, bir insanı tanımakla alakalı şu hadise aklıma geldi:

Bir adam Hz. Ömer (r.a.)’in yanında bir hususta şâhitlikte bulunmuştu. Ömer ibnü’l-Hattâb hazretleri ona,

– Ben seni tanımıyorum, seni tanıyan birini getir, dedi.

Orada bulunanlardan birisi,

– Ben onu tanıyorum, deyince Hz. ömer,

– Nasıl bilirsin? diye sordu. O da,

– Emin ve âdil bir adam olarak tanıyorum, cevabını verdi.

Hz. Ömer (r.a.) tekrar sordu:

– Gecesini gündüzünü bildiğin, yakın bir komşun mudur?

– Hayır, diye cevap verdi adam.

Hz. Ömer (r.a.) sormaya devam etti:

– İnsanın takvâsını ortaya koyan, muâmelesidir. Bu adam, alış’veriş yaptığın bir kimse midir?

Adam tekrar,

– Hayır, dedi.

Hz. Ömer (r.a.) bu defa;

– Bununla, insanın ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân veren bir yolculuk yaptın mı? diye sordu.

Adam bu soruya da,

– Hayır, cevabını verince, Hz. Ömer (r.a.),

– Sen onu tanımıyorsun, dedi ve sonra da adama dönerek, git, seni tanıyan birini getir, buyurdu.


BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU

Yazar: Stefan Zweig

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

Web Sitesi: iskultur.com.tr


ARKA KAPAK METNİ

Stefan Zweig Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Brief einer Unbekannten) adlı uzun öyküsünü 1920’li yılların ilk yarısında kaleme aldı. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı yoktur. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Kadın büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” vardır. Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi?

Zweig okurunu, bir kez daha, insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa davet ediyor. Bu yeni yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması da bir ihtimal!

Stefan Zweig 20 Ekim 1881’de Viyana’da doğdu. 1920-1928 yılları arasında yazdığı Üç Büyük Usta, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar, Kendileriyle Savaşanlar büyük ses getirdi. Hayatı boyunca her tür resmi ödülü reddeden Zweig 1940 yılında bir konferans için Güney Amerika’ya gitti ve hayatını orada sürdürdü. Zweig, 23 Şubat 1942 yılında ikinci eşi Lotte ile birlikte, yarattığı birçok roman kahramanı gibi savaşın neden olduğu derin bir umutsuzluk duygusuyla ölümü seçti.

Seyahat etmeyi çok seviyorum. Fotoğraf çekmek ve kitap okumak ise hayatımın bir parçası.