İstanbul’da Bir Hoş Sada

Avrupa saraylarından Yıldız’a uzanan bir maceranın öyküsü… Bir piyanistin, Avrupa’nın birçok şehrini gezip-gören ve konserler veren, Liszt ve Brams ile tanışmış ve ömründe hiç Türk görmediği hâlde İstanbul’e gelmek mecrubiyetinde kalmış ve İstanbul’u kendi açısından dünyanın en güzel şehri kabul etmiş bir hanımefendinin öyküsüdür bence “İstanbul’da Bir Hoş Sada.”

Kitabı 129. sayfadan itibaren, yani Anna Grosser’in İstanbul’a gelişinden itibaren okumaya başladım. Daha sonra çok beğendiğimden mütevellik öncesindeki kısmı da tamamladım. Şahsen kitabı okuyacaklara en başından itibaren okumalarını tavsiye ederim. Zira insanın hayatını çocukluk ve gençlik dönemleri şekillendiriyor…

Anna Grosser Rilke çocuk yaşta müziğe olan ilgisinden ötürü başarılı bir piyanist oluyor. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde turnelere çıkıyor. Kendisi aynı zamanda meşhur Alman şair Rilke’nin kuzeni. İkinci evliliğini yaptığı Julius Grosser iş sebebiyle İstanbul’a gitmek zorunda kalınca, Anna Grosser de İstanbul’a geliyor ve hayatının 30 yılını İstanbul’da geçiriyor, ayrılışı da zaten mecburen ve mülteci olarak gerçekleşiyor.

Kitap oldukça akıcı, Anna Grosser 83 yaşında bu kitabı kaleme almış olmasına rağmen olaylar gayet uyumlu ve derinlemesine işlenmiş. Sanattan edebiyata, siyasetten sosyal hayata kadar çok çeşitli başlıklarda mevzular ele alınmış. Yer yer fotoğrafların da eklenmiş olması, hele ki Anna Grosser’in gençlik yıllarında ve yaşlılık yıllarında çekilmiş fotoğraflarına yer verilmesi kitabın dört dörtlük bir hatırat olmasını sağlamış.

Kitabı okurken piyano çalabilmeyi çok istedim. Özellikle İstanbul öncesi döneme ait hatıraları okurken “Für Elise” ve “Turkish March” parçalarını zevkle dinledim. Kitapta adı geçen bazı eserleri de dinlemek istedim ancak çok zorlu eserlerdi. Hele Liszt’in “Aziz Francis Dalgalarda Yürürken” bestesi gerçekten de çok zorlu bir parça, Youtube’dan izlemenizi tavsiye ederim.

İstanbul döneminde anlattıklarından birçok not aldım. Notlarım şöyle:

  • Batılılarda genel olarak bir Şark korkusundan bahsediliyor kitapta. Çocuklarının bakıcısına İstanbul’a gidileceği söylenince bakıcı hüngür hüngür ağlayarak Türklerden çok korktuğunu ve en iyisinin geri dönmek olacağını söylüyor. Benzer bir şekilde Brahms kendi deyimiyle Türkler’i “ilkel bir halk” olarak görüyor.
  • Kitapta geçen diyaloglar çok ama çok nazik. İnsanlar birbirleriyle öyle güzel konuşuyorlar ki…
  • Anna Grosser sanatçı kişiliğinden ötürü dönemin Beyoğlu sosyetesini yakından tanıma imkanı bulmuş. Sosyeteye dair birçok detay var kitapta.
  • Hamidiye Marşı’nı ilk kez bu kitap vasıtasıyla duydum.
  • Anna Grosser ulusal yemeğimizin pilav olduğunu yazmış. 🙂
  • Bir dönem insanlara zarar verdiğinden ötürü uçurtma uçurmak İstanbul’da yasaklanmış.
  • Anadolu Demiryolları’nın kuruluşu da kitapta geçiyor. Yine ilk kez duyduğum bir şey bu.
  • Alman Çeşmesi’nin hediye edilişi de kitapta geçiyor. Anna Grosser’in yazdığına göre Alman Kayzer’i İstanbul’a Alman çeşmesi açıldığında büyük bir hayal kırıklığı yarattığını söylüyor: “çevresindeki bunca antik ve muazzam mimari yapının ortasında çeşme çok küçük kalmıştı.”
  • Anna Grosser’in oğlu İstanbul’da büyüyor. Bir Alman çocuğu olarak bembeyaz ve sarışın olması halkın dikkatini çekiyor ve her gören çocuğu sevmek istiyor. Müslümanların çocuk sevgisi Anna Grosser’i çok etkilemiş.
  • Halıların yıkanacağı zaman halıcılara halı verilir, bir hafta sonra da yıkanmış olarak geri gelirmiş. Bu durum Anna Grosser açısından “Türkler çalmıyor” sonucunu doğurmuş.
  • Bir Türk düğününe katılan Anna Grosser’in yaşadıklarını anlatmaya kelime bulamıyorum. 😉
  • Beykoz’da bulunan Göksu çayırlığı o dönemlerin uğrak yerlerindenmiş. Anna Grosser de sık sık oraya gidermiş, kitapta gözlemlerini detaylıca yazmış.
  • Ermeni olaylarına dair gözlemleri şu şekilde: “Ermenilerin ardı arkası kesilmeyen saldırıları genellikle çok sakin olan Türkler’in sabrını taşırmıştı. Vefakar ve sadık Türklerin ulusal duygularını bu derece kabartan sağlam nedenleri olmalıydı.”
  • İstanbul hatıralarının hemen öncesinde Anna Grosser şunu yazmış: “Osmanlı ülkesinin ikinci vatanım olacağını henüz bilmiyordum. Bu dünyada her şey önceden tayin edilmişti, Türkler buna “kısmet” diyordu…”

Kitaptan daha onlarca not çıkarılabilir. Ancak ben bu kadarını paylaşmakla yetineyim, gerisini okuyup keşfetmek daha heyecanlı olacaktır diye düşünüyorum.


İSTANBUL’DA BİR HOŞ SADA

Yazar: Anna Grosser Rilke

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Web Sitesi: iskultur.com.tr


ARKA KAPAK METNİ

19. yüzyılın en meşhur kadın konser piyanistlerinden –edebiyatçı Rainer Maria Rilke’nin kuzeni– Anna Grosser Rilke, Avrupa saraylarında krallara ve kraliçelere konserler verirken, Istanbul onun için uzak bir diyarın adından başka bir şey değildi.

Ancak kader onu beklemediği biçimde Istanbul’a getirecek, burada Osmanlı sarayında müzik yapacak, gazetecilik kariyerine mecburi bir adım atacak, Balkan Savaşı felaketzedeleri için çalışacak, Büyük Savaş’ın rüzgârıyla doğduğu topraklara geri dönmek zorunda kalacaktı.

Anna Grosser Rilke, Istanbul’da Bir Hoş Sada ile hem bir yüzyıl öncesinin Istanbul’una hem de Avrupa müzik dünyasına tanıklıklarını okuyucuya sunuyor:

Liszt’in Weimar’daki evinde verdiği müthiş müzik derslerinden, Şehzade Burhaneddin’in konağındaki müzik akşamlarına; Latife Hanım’ın aldığı piyano derslerinden, Yıldız Sarayı’ndaki küçük entrikalara; Istanbul’un az bilinen Alman cemaatinin yaşamından, Kayzer Wilhelm’in olaylı ziyaretine; Beyoğlu’nda tahtırevanla yapılan küçük yolculuklardan, Boğaz’daki sayfiye âdetlerine, pek çok meraklı anı…

Anna Grosser Rilke (1853-1938) Avusturya-Macaristan Imparatorluğu’nun, bugün Çek Cumhuriyeti’nde yer alan Melnik kentinde doğdu. Beş yaşında piyano dersi almaya başladı, bir yıl sonra ilk resitalini verdi. 15 yaşında Leipzig Konservatuvarı’na girerek dönemin büyük müzik otoriteleriyle çalıştı. Mezuniyetinden sonra hem konser hem de özel ders vererek geçimini sağlamaya başladı. Ünü kısa sürede yayıldı, konser salonlarının yanı sıra saraylarda da müzik yapmaya başladı. 1879’da Liszt’in Weimar’da verdiği özel derslere katılmaya başladı ve büyük müzisyenle yakın dost oldu. Evlenerek Roma’ya yerleşti, ancak eşinin zamansız ölümüyle bu kentte uzun kalamadı. Isviçre’de dersler ve konserler verdiği dönemde tanıştığı gazeteci Julius Grosser ile ikinci evliliğini yaparak Berlin’e yerleşti. Bu dönemde Berlin’in kültür çevresinde edindiği dostların yanı sıra Dvorak ve Brahms’la tanıştı. 1888’de eşine teklif edilen yeni bir iş dolayısıyla Istanbul’a taşındı. Kısa sürede çok sevdiği ve 30 yılını geçirdiği bu şehirde, müzik kariyerini olabildiğince sürdürdü. Sarayda ve hanedan mensuplarının konaklarında konserler verdi. Eşinin ölümüyle onun kurduğu haber ajansının yönetimini üstlendi. I. Dünya Savaşı’nın sonunda, ülkedeki Almanlar ve Avusturyalılarla birlikte sınır dışı edildi. Almanya’ya yerleşti ve 1930’ların sonlarında anılarını kaleme aldı.

Seyahat etmeyi çok seviyorum. Fotoğraf çekmek ve kitap okumak ise hayatımın bir parçası.